Archive for March, 2009
Na’zar Eyleme Yar Lal’im Sana..

Besleme çocuk cılızlığında bir hayat sunardın önce… Bir esame uzantısında kalan şuh vaadinde serildim kapı eşiğine… Dinledim, sustum aşk dehlizinde… Membaı oldum sözlerinin… Sükuta yeltenen her hamlemi boşa çıkardın…
Çile gâh ömrüme sen’sizliği yerleştiren demlerden geliyorum. Örtümün altında kalmış duygularımı boydan boya sulara bırakıyorum şimdi. Hava soğuk, ellerim buz kesti her sen çarpışında… Çektim kalemi zülfü yardan…Değdir/me; karalığına bezenmesin gözlerim!Aşk-ı mecruhum,dayanamam…Arzım hal’e ulaşmaz, şeceresi kalır yokuşlarda… Meftunum sana ey kalbimin iştiyakı!Çilesi ömrüme hediyedir sefil sokakların… Dokunursan düşecek bir nefeslik ömür sermayemden… Melek suretinde görün/me, çığlıklarım sarsar alemi!
Besleme çocuk cılızlığında bir hayat sunardın önce… Bir esame uzantısında kalan şuh vaadinde serildim kapı eşiğine…dinledim, sustum aşk dehlizinde…membaı oldum sözlerinin… Sükuta yeltenen her hamlemi boşa çıkardın…
Na’zar eyleme yar! Lal’im sana… Destursuz girmedim gönlüne… Siyah perdelerden geçirdi beni hayallerin ama küsmedim… Körüm ben ey! Sen aldırmazsan kaleleri yıkılacak kentimin… Zaman korkulu bakışlarını çeksene üzerimden! Bakma bana öyle yar’sız yar’sız… Zaman’da bir dirhem O yoksa ne faydam kalır şu yalanı kendinden dörde katlanmış dünyaya…
Ah yar!n’olur zekatını ödesen bu aşk’ın! Bak günaha giriyorum, daha fazla sevemiyorum seni… Utanıyorum… Haya perdesi kat kat dolanıyor kirpiklerime…Nazar eyleme yar!ağlamaktan a’ma oldu sözlerim… Hangi yana bak/ma/sam yoksun… Ölüm sarar mı beni hey!sen’siz ölümü haram etmişler, kolay mı böyle hiç yoktan ölmek? Medcezirdir bu aşkın mevsimi! yaşa/ya/masam ne çıkar ki sen’den? Ne eksilir,ne düşer ki yok/sul/luğuna? ben bir adım sen’de, sen bin adım ötemde… Özrü kabahatinden büyük kaçışların varken hangi yalanına inandıracaksın söyle!
Dur yar,dur! Bana na’zar eyleme! Lal’im görmez misin? Tutulur dilim, kesilir nefesim… Çirkin bir siluete bürünürüm, geçmişim yaşlanır, kamburu çıkar duygularımın… Duraklar bana ihanetinin temsili kayıp ilanlarınla hücre olur… Her otobüs gardiyan suretinde geçer içimden, ezer tüm sen’li yanlarımı… Ah etmem yar ama sen n’olur nazar etme bana! Bakamıyorum ardına… Kalamıyorum uçsuz bucaksız soğukluğunda… Donduruyorsun!
Aşk’ının erdeminde sular kaynarsa durma! Deva’m sen olsan da meyletmem şifana… Bu dava düşsün, kırılsın kalemi bela’mın!doksan dokuz tesbih sabrıdır sana çekilen figanım… Cehdime ihanet etmem canımın üzerine kayalar koyulsa da… Bir Bilal sükutu dolar felcinden oyuklaşan dilime… Susarım kesik kesik yar!selamın başım üstünden geçsin… Bakılası bir yüz bırakmadın sen bana… Melalim n’olur közümü körükleme! Yakışmaz bana adımlarının vuracağı topraklara kuyular büyütmek… İstemem Yusuf kadar cihanda güzelliğinin duyulmasını. yüz görümlüğümü iç cebinden çıkarana kadar Züleyha güzelliğim yok! Sevdana bereket olsun amma sakın hicabına düşürme gözlerimi!
Ey kıblesine aşk düşürdüğüm sevda sözcüğüm!Kerem eyle, demlensin içimde mahzun suretin… Çelik duvarlar büyütme, yok takatim! Cüssem bu kalıplara küçük gelir, n’olur zorla sığdırma yok/sul/luğuna! Uzansam yetmez kollarım… damarlarım çekilir, kısalır kemiklerim… gölgem bile kalmaz kaldırımlarda…Haziran’da dolanırken hayallerimi Eylül’e çevirme yar! hissiyatım bir elif miktarında… Değerse diline gerisi yok! Çekersin içine ve yıkılır bütün kapılarım…
Lütfuna duçar olacak dua mahiyetiyle sana bu seslenişim… Aczi yetimden emr’olunduğu gibi dosdoğru varmaktı huzur’a canım. Hizaya gelmeyen bütün taşkınlıklarıma çekildi ah’larım… Tövbeler olsun ki senin adını bir kez olsun göğümden almadım. Ekmek buğusu kokusunda tefekkür eyledi gönlüm Yaradan’a…
Na’zar eyleme yar, lal’im sana! Yar mısın yoksa yara/layan mısın? Hasretim yetmeyecek ömrüme bilirim… Sen böyle uzaktan baktıkça vuslat da karşılamayacak bu bekleyişi… Zemzem tadı mübarekliğinde düştün avuçlarıma ama doyurmadın say koşuşlarına… Vah benim çile gah bedevi yalnızlığım!Tükendin de bitmedin….
Saatim ertelenmiş yaşanmamışlıkları zihnimden alaşağı ederken, kavrulmuş harflerimin düşeceği satırlara zifiri karanlığını mühürlüyor. Damla damla yaşlar hücum edip talan ediyor gönül vadilerimi. Ah yar! Hiçliğimi vurma, kanıyorum…Sırtımdaki izleri doldurmayacak kara topraklar bile; öylesi derin… Usandırma n’olur! Gel, gel de düşür aşkını tahtımdan…
Na’zar eyleme yar!
Lal’im…
Ahvalim mecalsiz…
Külliyen yalan olsun aşk’sız geçtiğim her gün!
Sen Na’zar eyleme de Aşk konsun benim adım!
lâl’ım İyiki varsın…
Yâr’sızlığı Seçersen

Her elif’in yolunu açacak bir “be” yaratan bir yar var ki; kelam’ını başlatır bir “elif” ile…
cümle içinde elif’in varlığını hissettirir sabretmeyi bilene. elif’i cümleye sevdirir; cümleye elif’i faydalı kılar.
kelam’ını kalbe vahiy kılan bir yar var ki, elif’liğinin idrakinde olmayan her yürek için büyük sıkıntılar verir;
bu, oyâr’in merhametindendir, fazlındandır.
elif…
yâr’sızlığı seçtiğin gün, be’nin yakınlığına el çevirdiğin gündür; aşk’ı anlatan bir cümle başlamaz artık…
yusuf’un kıssası başlamaz artık; karanlık bitmez, kuyudan çıkmaz bir sultan; züleyha’nın yüreği aklanmaz aşk’la…
elif…
yâr’sızlığı seçtiğin gün, onulmaz yaralar açılır yüreğine; varlığından bîhaber olduğun o belde-i ahsen’e…
artık sen hüzün mevsimini yaşarsın her dem; inşirahı dileyen dilin yorulur, aşk’ı dileyen yüreğin yorulur. inşirahı dilersin her dem; zikri özleyen gecelerin şikayetini duyar kulakların, dilin damağını özler…
dilin yâr’in adını özler; nefese dokunmayı özler…
elif…
yâr’sızlığı seçersen, be’nin yanında olduğunu hissedemezsin. aşk’ı anlatırlar sana, vasfının “arayan” olduğunu anlayamazsın. girdiğin her sokakta oyalanırsın;
be’nin sokağına varmaz ayakların; aşk’ın sokağına varmaz…
elif…
senin cümley(l)e aşk’ı anlatman lazım; be’yi bulman lazım…
be’yle olman lazım!
elif…
Taş,Toprak ve Bahçivan
Yıllar yılı aynı mekânı paylaşmış, aynı havayı solumuş, aynı misafirleri ağırlamışlardı. Her ne kadar yaratılışları başka başka olsa da, iyi anlaşırlardı. Taş, yarıdan fazlasını toprağa gömmüş, orada rahat ve güven bulmuştu. Toprak da bu güne kadar taşı hiç reddetmemiş, onun varlığından rahatsızlık değil, mutluluk duymuştu.
Her dem, aynı kararda geçmez elbet. Her varlık kendi içinde ayrı bir âlem, ayrı bir sır…
Gün oldu, taş da toprak da pek şen oldular, şakalaşıp gülüştüler; gün oldu kâh biri, kâh diğeri gamlandı da, ağlayıp dertleştiler…
Taş, gözünü toprağa dikti o gün… Endişelendi. Çünkü toprak, nicedir dil kesmiş, konuşmaz, gülmez olmuştu. Merakla sordu:
“-Yüzün ne de çorak… Oysa hayretle hissediyorum ki, için ağlamada ve bağrında sular kaynamada…
Üstelik kaynayan bu su öylesine sıcak ki, ayaklarımı yakıyor…
A toprak, nedir bu hâl ki, derinlerinde sular coşarken, dışın suya hasretmişçesine yarılıp çatlıyor? İçin bereket kokarken, yüzündeki bu kuraklığın sebebi nedir?”
“-Hasretim!..” dedi toprak…
“-Hayret…” dedi taş… “Bütün otlar ve çiçekler senin üzerinde can bulurken; böcekler yollarında gezinir, köstebekler, karıncalar sende yuva yaparken, neye hasretsin?
Bulutlar aşkınla ağlayıp, gözyaşlarıyla yüzünü öperken; asırlık nice ağaç, köklerinin en ince dallarını bile güvenle sana dayarken; kalanlar, en çok sevdiklerini, hiç tereddütsüz senin kucağına gömüp giderken; tüm varlıklar sana muhtaç ve sana hayranken; böylesi sevilir, istenir ve arzulanırken, hasretini çektiğin nedir ki? Uğruna nice kavgalar, nice savaşlar, nice düğünler yapılırken; böylesine kıskanılır ve paylaşılmazken, bu kadar değerli ve özelken; adına nice türküler yakılır, nice şiirler yazılırken; diken de gül de sende hayat bulurken, içinin bu kadar yanması ve kaynaması niye?”
Toprak, bu soru üzerine, yarası deşilmiş hasta gibi inledi… Hani, niceleri kalabalıklar içinde yalnızdır da kimseler anlamaz… Hani niceleri, anası babası varken, yetim ve öksüzdür de, kimseler bilmez…
Ve hani niceleri, gülümsemeler altında gözyaşı, heybet altında gariplik ve kudret altında acz gizler de kimseler fark etmez… Toprağın hâli de böyleydi sanki…
Taş, toprakta bu hâli sezince, daha da şaşırdı.
“-Yâhu.” dedi, “Ben beni bildim bileli ayaklarım bağrına saplı, başım da üzerindedir, hayret ki, senin bu mahzunluğunu fark etmemişim…
Taşım işte, hoş gör… Gerçi, benim cinsimden olup da içinden sular fışkıran, yana yana, döne döne ulu dağlardan yuvarlanan atalarımı duydum ama, nerde bende öyle duygu, öyle yürek…
Yine de, merak ettim, söyle de, duyayım artık, kime hasretsin? Hem altında, hem üstünde, nice canlı şenlik ederken, senin yasının sebebi nedir?”
Toprak, içlendi temelli… Titredi… Taş sandı ki, bu titremeyle, içeride kaynayan sular, kuru yarıkların arasına dolacak… Ama öyle olmadı… Ve toprak, içi sımsıcak coştuğu hâlde, yüzü durgun ve kurak, dedi ki:
“-Bahçıvana hasretim!..”
Bu cevap üzerine taş, inanmaz bir tavırla şunları söyledi:
“-Bahçıvana mı hasretsin!?. Sen delirdin mi toprak! Ondan ne hayır gördün ki? O her fırsatta gelir, karnını yarar, canını yakardı. Kazmasıyla ne zaman deşse bağrını, acıyla haykırdığını duyardım. Küreğiyle yüzüne yüzüne vurur, incitirdi seni… Üzerinde büyümüş otları hiç acımadan söker alırdı. Otların kökleri vücudundan ayrılırken, yüzünün acıyla dolduğunu görürdüm. Seni, alışık olduğun sükûnetten hoyratça uzaklaştırır, parçalanmana, dağılmana, feryâd ile sağa sola savrulmana sebep olurdu. Elleriyle okşayacağına, ayaklarıyla basardı yüzüne. Seni incittiği için kızar da, yüzüne bile bakmazdım! Sen ne diyorsun Allâh aşkına!?. Hüznünün sebebi, o bahçıvanın ayrılığı mı gerçekten? Nicedir yanına uğramadı da rahat ettin biraz… Sana rahatlık mı battı a toprak, başka kimse bulamadın da, can düşmanına mı sevdâlandın?”
Toprak, arkadaşından duyduğu bu sözler üzerine, hiç beklenmedik bir şekilde celâllendi ve dedi ki:
“-Sus! Unutma ki dışımın tüm çoraklığına rağmen, içim hasretle kaynamadadır. Hasreti doğuran ananın, sevgi olduğunu bilmez misin! Sevenin sevdiğine söz söyletmeyeceğini, sevdiği için, en yakınını bile hiç düşünmeden fedâ edebileceğini duymadın mı! Yıllar var ki işte burada, seninle birlikteyiz. İyi bil ki bahçıvan için ne söylersen söyle, Allâh’ın izniyle bu davranışın ancak ve ancak, ona olan muhabbetimi perçinler. Sen onun hakkında kötü de desen, iyi de desen, benim için birdir.
Fakat unutma ki, seven, sevdiği için îcâbında canını vereceği gibi, gözünü kırpmadan can da alır! Korkma! Seni öldürmekten bahsetmiyorum. Fakat seni kendi gönlümde ölü ve yok saymam, sana ölüm acısını duymaktan daha ağır gelmez mi? Dost olanlar için ayrılık, ölümden daha acı değil midir? Ey taş! Eğer dostumsan, bahçıvan için bu şekilde konuşma! Çünkü senin dostluğunu kaybetmeyi istiyor değilim…”
Taş, toprağın bu âni tepkisi karşısında, söylediklerine pişman olarak:
“-Özür dilerim.” dedi. “Ama ben hep onun sana cefâ ettiğini düşünür ve içten içe senin için üzüntü çekerdim.”
Toprak, bu söz ile biraz sakinleşti ve ağlarcasına baktı taşa… Sesine, öncekine hiç benzemeyen bir ton hâkim olmuştu. Bunun nasıl bir ton olduğunu târif etmek çok güç… Zirâ anlatılamayan, îzâh edilemeyen hâller vardır.
İşte o hâllerden biri içine dalmış olarak, sözlerine şöyle devam etti toprak:
“-Seni bahçıvana düşman edenin, bana duyduğun muhabbet olduğunu sanıyorum. Yıllardır vefâlı bir dost, iyi bir arkadaş oldun bana…
Hep de öyle kalmanı istiyorum. Şaşırdığını biliyorum fakat, senin can düşmanı dediğin, hasretiyle bile canıma can katmadadır. Sen kızıp yüzüne bakmamakla, kendini fakirlerden kılmışsan, ne söyleyebilirim. Zenginlik onun bakışlarında vücut bulur. Sen, sırf benim acıyla âh edişimden ötürü bahçıvana öfkelenmiş ve o feryattaki mutluluğu sezememişsen, ne yapabilirim…
Ben onun varlığıyla yaralı bir mecnuna dönsem de, onsuz yaşamak bana acıdan gayrı bir şey vermez. Öyle bir acı ki bu, nefesimi keser bazen. O yanıma gelip de bağrımı deşmese, öleceğimi sanırım.
Hayat… Benden fışkırdığını sandığın hayat, ancak onun aşkındandır. Onun her darbesiyle ferahlar, kendime gelirim. O ki, senin gözünde bana işkence etmekte olan bir zâlimse de, hakikatte beni yüceltmekte, beni anlamlı kılmakta, bana şifâ bahşetmekte olan bir hekimdir. Sen bilmezsin, onun, kazmasıyla yardığı demlerde, nice sızı çekerim ama, açtığı çukurlara öyle sihirli tohumlar bırakır ki, vakti gelip de o tohumlar, yüzümde rengârenk birer çiçek olduklarında, imrenmeyen tek canlı kalmaz. Böceği, kuşu, insanı ve yağmuru bana râm eden, onun bana dokunuşudur. İliklerimin hicran ateşiyle yanıp kavrulduğunu duyarım ey taş! Bahçıvan lûtfedip yüzüme bakmasa, her bir hücrem ayrı ayrı kederlenir. Beni temelli bırakıp gitse, sadece yüzüm değil, bağrım da çorak kalır da, işte o vakit, ne sevenim, ne isteyenim, ne de uğrumda ölenim olur. Bana biçilen değer, bahçıvanın bana bakışı, benimle ilgilenişi, beni umursayışı kadardır. Ne çok, hem ne çok söz var ya söyleyecek, çoğunu dilimin ucuna gelir gelmez yutar da, sineme gömerim… Bazı sözler vardır ki, hiç söylenmemeli, hiç…
İşte varlığından ötürü şaştığın, ayaklarımı yakıyor dediğin kaynak, söylenilmemiş o sözlerden ve o hasretten doğmadadır. Eğer canım, onun darbeleriyle yanmış olmasaydı, ne bilirdim ateşi? Ve eğer, sevdâlanmasaydım, ezâsına bile hasret çeker miydim? Vallâhi o öyle bir ezâdır ki, devâdır… Öyle bir ölümdür ki hayattır… Biraz daha gelmezse, beni biraz daha öksüz korsa, beter olurum… Bereketimin de, verimliliğimin de sırrı bahçıvandır. Rahmet her gün yağsa bile, benim suya doyuşum, bahçıvanın usta elleriyle açacağı kanalların varlığına bağlıdır. O mahâretli elleriyle beni biçimlendirmezse, seller alır götürür beni. O ilgilenmezse, işe yaramaz bir avuç topraktan gayrı bir şey olamam. Ama o ilgilenirse bahçe olurum, bağ olurum, bostan olurum da, açlar gelir, mahsülümden gıdalanır. Bahçıvanın bir nazarı değse, yüzümde güller açar da, o güllerin kokusundan, nice bülbül sarhoş olur. O bakıp gülümsediği zaman, yüzüme renk gelir de, o rengin güzelliğinden, nice dilsiz, şâir olur.
Ey taş! Bilesin ki, tüm cevherler, keşfedilmeyi bekler. Ve her cevher, kendisini arayanı çeker… Toprağım… Ayağım kesik, kolum kırık… Kendi kendime yapacağım bir şey yok… Kendi arzumla tek bir adım bile atamam… Ama bahçıvan gayret ederse, göklere kanat açarım…”
Taş, bir şey anlamamış gibi baktı. Sanki duyduklarına bir anlam veremiyordu.
“-Doğrusu,” dedi, “seni anlamak da pek güç. Ben taşım. Sana benzemem. Bu sebeple dediklerinden kendimce mânâlar çıkarsam da, hissettiklerini senin gibi hissedemem. Fakat, sen, yere mahkûm toprak, nasıl olacak da göklere kanat açacaksın?”
Toprak, kendinden emin bir tavırla:
“-Çok uzun yıllar önceydi.” dedi. “Bir sabah müthiş bir acıyla uyandım. Bir de baktım ki bir el, sakinliğimi bozmakta, canımı sancıya boğmakta. Karnımı deşti de deşti… Sonra bir küçük tane bırakıp üstünü örttü. Ardından, sanki az önce canımı yakan o değilmiş gibi, şefkatle dokundu ve düzeltti. Bir ses duydum hemen sonra. O ses:
“Yâ Rabbi! Ben âcizim, elimden gelen budur. Sen lûtfunla ikrâm etmezsen, bu fakirin gücü neye yeter? Sen kudretinle oldurmazsan, bu zayıf, hangi işi oldurabilir? Hazinen geniş, rahmetin engin, kudretin sonsuz iken, şu ekmeyi nasip ettiğin tohumun hayatı da ancak senin elindedir.” dedi ve gitti.
Anladım ki el açıp bağrıma bıraktığı cevher için Allâh’a yakaran, bahçıvanmış. Dön de bak… Bak ki toprak göklere nasıl kanat açar, göresin… İşte, nice yıl sonra dön ve üzerimde boylanıp duran ulu çınara bak… Onun kökleri bende, dalları göklerdedir. Toprağım, yerdeyim ama, kokum her bir yerdedir. Bahçıvan tuttuğu sürece ellerimden, rengim kara değil, gökkuşağının her rengi bendedir. Bana bakan, bende hayatı bulur. Lâkin bendeki hayatın güzelliği, bahçıvanın mahâretinde ve ihlâsında saklı olduğundan, sadrım onun hasretiyle kaynar durur. Onun beni yakışı ise, elinden geleni yaptıktan sonra, hiçlik ve huzur içinde, neticeyi Hakk’a bırakışıdır… Tevekkülü güzelce yapar da bahçıvan, tohum yeşermez mi hiç? Yüzümde açan güzellikleri gören insanlar, hayranlıkla bakar ve şöyle derler:
“Bahçıvan işinin ehli, toprak da pek bereketli, mâşâallâh…. Hasta ve kör olmayan gözler baktıkları zaman, bahçıvanı ve Allâh’ın kudretini görürler bende. Hasılı ben toprağım, içim yanar bahçıvanın geleceği gün için… O gelince bayram olur gül ile bülbül için… Yalnız komaz Hak muhabbet edenleri elbette… Muhabbet dedikleri kor, yanmışsa Allâh için…”
Toprak öyle çok andı ki bahçıvanı, taş hayret etti.
“-Merak ettim.” dedi, “Nasıl biri bu bahçıvan. Ne de çok anlattın, ne de çok yücelttin.”
Toprak sustu. Hani bilinmez ya pek, bekleyen mi âşık yoksa beklenen mi… Hani ayırdetmek zor iştir, gel diyen mi hasret çekmiştir, yoksa gel denilen mi… Az sonra bahçıvan göründü uzaktan, toprak heyecandan titredi… Öyle titredi ki, içinde kaynayan su, nice zaman sonra yüzündeki yarıkların içine dolmaya başladı.
“-Bak!” dedi taşa, “Bak, geliyor! Bahçıvan geliyor!”
Hani anlar vardır, asırlara değişilmez. İşte öyle bir andı… Taş o kıymetli anda, bakışlarını bahçıvanın bakışlarında buldu… Ondaki güzelliğe hayran kaldı. Öyle bir hayran kalış ki bu, böğrüne hançer vurulmuş bir kuş gibi, yaralanıp, yarıldı… O kadar ki, toprağın sinesinde nicedir kaynayıp duran hasret pınarı, taşın yarıkları arasında yol buldu da kendine, görenler şaştılar taşın hâline…
Taş, ağladı…
Can alan düşman değil, can veren dost, bahçıvandı… Bahçıvan, candı, cânandı… Bir andı, tek bir an… Bahçıvana sevdâlandı taş… Ve toprağı, işte o an anladı… Ve toprak olabilmek sevdâsıyla yanmaya başladı…
Selâm ve Duâ ile…
Mevlana’dan Özlü Sözler

Hava soğuktu. Kar yağıyor, dondurucu bir tip ortalığı kasıp kavuruyordu.
Adamın biri yürürken bir köleye rastladı. Üzerinde yırtık bir elbise vardı sadece. Dişleri birbirine çarpıyordu soğuktan.
Adam, ‘niçin efendine sana daha kalın bir şeyler almasını söylemiyorsun?’ dedi.
Köle, ‘ Niye söyleyeyim ki, görmüyor mu halimi? Beni benden iyi bilen birinden ne isteyebilirim?’
Bu sözler üzerine kendinden geçen adam,
‘İşte bir kılavuz… Gerçeklere ulaşmak isteyenler, yolu bu köleden öğrensin’ dedi.
Sabır aşka kar etmez. Sabırla aşk bir arada bulunamaz.
Akılda aşığın derdine yetişemez, derman bulamaz.
Biz güzeliz sen de güzelleş, beze kendini.
Bizim huyumuzla huylan,
Bize alış başkalarına değil…
Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Mademki sen bensin, ben de senim,
Niceye şu senlik benlik…
Dünyayı isterken de sus,
Beri gel, beri!
Daha da beri!
Niceye şu yol vuruculuk?
Mademki sen bensin, ben de senim,
Niceye şu senlik benlik…
Dünyayı isterken de sus,
Bir dileğe kavuşmak isterken de.
Öylece seyre dal gitsin…
Zamanlar geldi geçti.
Şimdi yeni bir zaman…
Ay o ay, ama su o su değil.
Su kaç kere aktı, değişti.
Ama ayın aksi hep aynı…
Bu dünyada seninle hoş, o dünya da.
Bu dünyada bensiz olma, bensiz gitme o dünyaya da…
Tutalım ki dikenim, hem de kötü bir diken.
Ama nihayetinde güllerle bir aradayım.
ve Mevlana diyor ki;
Sevenle sevileni ayrı varlıklar sanırdım
meğer onlar bir imişler bense biri iki görmüşüm.
Gönül mü Kırdın?

Yaralı üveykler, okşanmaktan hoşlanır yumuşak ellerle.
Uzattığın el, ipekten olsun.. söylediğin söz kalbten.. bakışların içten.. kucak açışın
candan… iltifatın inancından ve gadabın da adaletinden olsun..!!
*Başkalarına karşı alabildiğine müsamahalı, nefsine karşı da yüzde yüz
acımasız ve katı ol. Eden kendisine eder. Yapan bulur ve çeker..!!
Unutma! Kazanmak, koca bir ömür ister. Kaybetmeye ise ânlık gaflet yeter..!!
“Vefasız kimsenin gönlü gamla, matemle dolsun; vefası olmayan, şu alemde
olmasın, yok olsun!” (MEVLÂNA HZ)
*Bir gönlü mü kırdın; ağlamalısın. Hele özür dilemesini bilmiyorsan; senden
dost olmaz, Senden yâren olmaz.. ya incittiğin, kırdığın gönlü ALLAH (c.c.)
seviyorsa..! RASULULLAH (S.A.V.) seviyorsa..! hatta arz-ü sema dahi seviyorsa..!!
Nerden bileceksin, bilmiyorsun.. Bilseydin ödün kopardı dokunmaktan..
*Her varlığı yalnızca ALLAH’tan (c.c.) ötürü sevmek ve övmek gerektiğini asla
unutmamalısın…!!
”ALLAH (c.c.) seni mahlukattan uzaklaştırdığı zaman, bil ki sana kendi dostluğunun
kapısını açmak istiyordur” (Ataullah İskenderani)
BİRİCİK VEFALIM GÜZEL ALLAH’IM (c.c.)!!
*Sevgi, tûba tûba açan bir ALLAH (c.c.) gülüdür; mihnetkeş ruhların
ikliminde.. mahrumiyeti koklarlar sabırsızlar ise..!!
Sevgi, hiç bitmeyen ve kesinlikle batmayan gecesiz bir güneştir;apak gönüllerin kristalinde…
Ama ışığa dirilebilenler için. Aynası paslı olanlar ise ayaz alaşımlı karanlığı
yaşarlar ekvator aydınlığında. Ve sevgi, bir misktir; bahar bahar yudumlamak
için.. Lakin yalnızca O’nun (c.c.) için…!!
*Aşırı gülme, yokluğu yaşamanın ifadesidir..!! Ağlamak ise sevginin
izdüşümüdür, yakınlığın derecesine göre. Gerçek huzur ve sevinç ise ancak
zifaf huzurundadır.
Dememiş miydin: Çok seversen; çok ağlarsın diye!!
AĞLIYORSAN NİÇİN SEVİNMEZSİN, ÇOK SEVİLDİĞİNE..!!
*Şimdinin kara perdesine bakma; az ilerideki ışığı öp. Dikenlerle meşgul
olma; GÜLLERİ kokla doya doya. Sevgiyi iç, kevser içmiş olacaksın. Ölürsen
sevgiden öl öl ve sevgiline kavuş!! Hem kime sevdalısın ki..!!
*O’nu (c.c.) seven mahlukatını da sever sırf O’ndan (c.c.) ötürü..
FANİLERİ DEĞİL, EBEDİ DOSTLUĞUNU VE SENİN DOSTLUĞUNU KAZANDIRAN DOSTLARINI İSTİYORUM, İSTİYORUZ RABBİM (c.c.)….!!
V e s s e l a m …!!
Dua-i Kumeyl

ALLAH’ım! Her şeyi kaplayan rahmetinden, Kendisiyle her şeyi kahrettiğin kuvvetinden; Önünde her şeyin boyun eğdiği ve önünde her şeyin zelil olduğu; Kendisiyle her şeyi alt üst ettiğin kurtulunmaz gücünden. Karşısında hiçbir şeyin duramadığı izzetinden. Her şeyi kaplayan azametinden; Her şeyin üstünde olan saltanatından; Her şey yok olduktan sonra da baki kalan vechinden. Her yeri dolduran isimlerinden.Her şeyi kuşatan ilminden ve Her şeyi aydınlatan vechinin nurundan; Senden istiyorum
Ey Nur, ey Kuddus, ey ilklerin ilki ve ey sonların sonu.
ALLAH’ım ismet perdesini yırtan günahlarımı affet.
ALLAH’ım, bedbahtlıkların inişine sebep olan günahlarımı bağışla.
ALLAH’ım, nimetlerini değiştiren günahlarımı affet.
ALLAH’ım, duaların kabulünü engelleyen günahlarımı affet.
ALLAH’ım, belalar getiren günahlarımı affet.
ALLAH’ım işlediğim bütün günahları ve yaptığım bütün hataları affet.
ALLAH’ım zikrinle sana yaklaşırım ve kendi hürmetine senden şefaat diliyorum.
Cömertliğinden beni kendine yaklaştırmanı diliyorum.
Bana şükrünü öğretmeni ve zikrini ilham etmeni.
ALLAH’ım senden huzu, tevazu ve huşu diliyorum.
Ve bana müsahama etmeni, bana merhamet etmeni ve bana verdiğin razı ve kanaatkar kılmanı.
Her durumda mütevazi kılmanı. ALLAH’ım senden istiyorum isteyeni, ihtiyacı şiddetli olanın.
Hacetini zorluklar anında kapına getirenin. Senin katında isteğinde rağbeti büyük olanın.
ALLAH’ım senin saltanatın uludur, makamın yücedir, tedbirin gizlidir.
Fermanın aşikardır, kahrın galiptir ve kudretin yaptırıcıdır.
Senin hükümranlığından kaçmak imkansızdır.
ALLAH’ım bulamam günahlarımı bağışlayıcı ve suçlarımı örtücü.
Kötü amelimi iyiye çevirici, senden başka.
İlah yoktur senden başka, ancak sen varsın, tesbih sana, hamd sana.
Kendime zulmettim ve cahilliğimden emrine itaat etmedim.
Beni eskiden beri unutmadığından ve bana olan lütfundan kalbim rahat etti..
ALLAH’ım sen benim mevlamsın, her kötülüğümü örtersin.
Başıma gelen her ağır belayı hafifletir, azaltırsın.
Ne günah belalarından korursun beni ve ne çirkin işleri giderirsin benden.
Ve ne güzel övgüler yağdırdın üzerime, layık olmadığım halde.
ALLAH’ım belam büyük, kötü amelim haddi aşmış ve amelim elimi kısaltmış.
Zincirlerim beni çökertti, emelimin uzunluğu beni her yarardan alıkoydu.
Dünya beni aldattı gururuyla ve nefsim cinayetleri ve kayıtsızlığıyla.
Ey Mevlam, kötü amelimin ve işlerimin, dualarımın sana ulaşmasına engel olmamasını dilerim izzetinden.
Sakladığım ama senin bildiğin gizliliklerimle beni rezil etme.
Ve beni cezalandırmada acele gizlice işlediğim.
Kötü amellerim, günahlarım, devam eden aşırılıklarım, cahilliğim, şehvetlerimin çokluğu ve gafletimden dolayı.
Ol ALLAH’ım izzetin için bana karşı her durumda acıyıp, bağışlayıcı.
Ve her işimde yardımcı ve kolaylaştırıcı, Ya ilahi, ya Rabbi benim kimim var senden başka, kötü halimi düzeltmesini ve işlerimi isteyeceğim?
İlahi ve ya Mevla, benim için kural koydun, ama ben nefsime uydum; düşmanımın süslü vesveselerinden ona sarılmadım.
Hevam beni bu işte aldattı ve ona kaza yardım etti; işte bu gibi nedenlerle koyduğun bazı sınırları aştım.
Bir takım emirlerine karşı geldim, her durumda yine hamd etmeliyim sana.
Senin takdirin ve hükmün olan başıma gelen her şeye karşı hiçbir sözüm yoktur. Vereceğin hükmü ve cezayı ben hak ettim.
Bu kadar günahımdan ve aşırılıklarımdan sonra sana geldim ya ilahi.
ALLAH’ım özür dilerim, pişman ve perişanım, beni affet. Sana dönüyorum, kendi günahımı itiraf ediyorum.
Ve yaptığım günahlarda sığınacak bir yer bulamıyorum. Zorluklarda yalnız sana sığınmak istiyor, belki özrümün kabulü için af diliyorum.
Ve beni sonsuz rahmetine dahil et. ALLAH’ım, zorluklarımda bana rahmet ve özrümü kabul et.
Ve beni zorluklardan kurtar.
Ey ALLAH’ım, bedenim zayıf ve derisi ince, kemiklerimde ince olduğu için bana rahmet et.
ALLAH’ım, yaradılışımda rızk, iyiylik ve terbiyet ve zikrini eda ettin. Şimdi beni ilk kerametin ve geçmiş bağışın hürmetine affet.
Ey ALLAH’ım, ey Seyyidim ve Rabbim, senin vahdaniyetine inandıktan sonra beni yakacağına inanayım mı?
Ve daha sonra, senin marifetinden yüreğim taş olarak. Ve seni yad etmek dilimi açıyor.
İtirafım ve duam doğrulandıktan sonra, Senin Rabbani makamını huzu ederim.
Kendi gözettiğini mahvetmezsin, bu uzaktır senden, sen her şeyden büyüksün.
Kendin çağrını hatırlarsın ve koruduğunu kovmazsın.
Ve sen yettiğin ve rahmettiğini belaya düşürmezsin.
Eyvah, keşke bilseydim ey Seyyidim ve ey ALLAH’ım.
Acaba senin kapında secde edene ateşi musallat eder misin?
Ve senin birliğine sığınan doğru dilleri.
Ve sana şükür eden duaları kabul etmez misin?
Sen Rahman ve Rahimsin.
Ve senin ALLAH’lığını itiraf eden gerçekleri mi?
Ve sevdiklerin, hatırın için senin ilminin ışığında sana huşu duymaktadır.
Ve sana ibadet için açılan azalar, senin emrinde açılır.
Kendi günahını itiraf ettiği halde, yine af bekliyor senden.
ALLAH’ım, sana böylece inanamamıştık ve senin fazlından habersizdik.
Ey Kerim, ey Rahim sen benim dünya ve ondan gelecek belalara karşı direncimin azlığını biliyorsun.
Görünmez belalar kendi ehline oradan gelir.
Gerçi bu bela kötüdür, onun etrafı azdır, ona tahammül etmek kolay ve süresi kısadır.
Nasıl tahammül edeyim ahiretin belasına, kötülüğün bugününe ve ahiretin kötülüğüne?
Halbuki o öyle bir beladır ki, müddeti uzundur ve etrafı daimdir.
Kendi elinden hafiflemez, senin gazabından, intikamından ve hışmından uzak olmayanlar.
Ve o belanın şiddetine yer ve gök dayanamaz.
Ey seyyidim bu nasıl olur bana, ben senin kudretsiz, zelil, küçümsenecek ve nimetine muhtaç bir köleyim.
Ey ilahi, ey rabbim hangi işimden ötürü sana şikayet edeyim?
Ve onun korkusundan, zorluğundan hangisi için ağlayıp sızlayayım? Acaba belanın uzunluğunu veya müd-detini mi?
Eğer beni düşmanların safında ateşin yanına döndürürsen.
Bela ehli ve benim aramda toplarsın.
Ve kendi dostlarınla aramda fark koyarsın.
Beni affet ey seyyidim, ey mevlam ve rabbim gazabına sabrettim. Ama senin ayrılığına sabredemem.
Affet beni ey rabbim farzedeyim senin ateşinin sıcaklığına dayandım.
Senin kerametinden ayrısına sabredebilir miyim?
Ümidim affetmene bağlı olduğuna göre ateşi mesken seçebilir miyim?
Ey seyyidim ve mevlam, izzet ve hürmetine gerçekten yemin ediyorum ki, eğer konuşmama izin verirsen.
Senin kapına doğru her an coşarım, cehennem ehlilerinden ümitlilerin coşması gibi. Feryat isteyenlerin feryadı gibi kapında feryat ederim.
Kaybedenlerin ağlaması gibi kapında ağlarım. Neredesin çağırıyorum ey müminlerin dostu?
Ey ariflerin gayesinin sonucu, feryatsızların feryadına yetişen.
Ey dost yüreklerin dostu (sadık yüreklerin) ve ey cihanların ALLAH’ı.
Görüyor musun kendini, sen tertemizsin sana hamd olsun ki muhalefet ettiğin için hapsolan cehennemde bir müslümanın sesiyle. Günahı karşılığında azabın tadını tadıyor.
Cinayeti, suçu ve intikamı arasında tutukludur. Dileyenler gibi kapına, rahmetin için koşmaktadır.
Seni tevhid ehlinin diliyle çağırıyor ve senin ALLAH’lığına bağlılık gösteriyor.
Ey mevlam o nasıl azapta kalabilir?
O senin affedeceğinden emindir, ümitlidir.
Senin rahmet ve faziletini arzuladığı halde ateş onu nasıl yakabilir?
Ateşin harareti onu nasıl yaktı. Ve sen yananın sesini, yerini görensin.
O ateşin ısısı onu nasıl yakar? Onun güçsüzlüğünü biliyorsun, ateş katları arasında nasıl durabilir?
Sen onun doğru yolda olduğunu bilirsen ateşin sıcaklığı nasıl ona zarar verebilir?
O seni ALLAH’ım diye çağırmaktadır.
Özgürlüğünde onun senin faziletinin izi varken onu nasıl ateşe atabilirsin?
Hayır asla sen bunları yapamazsın.
Senin faziletin meşhurdur. Kullarına ihsanın ve iyiliğin ne güzel bir tutumdur.
Kesinlikle inanıyorum ki sen böylesin, seni inkar edenlere azap edersin.
Kendi düşmanlarını, her zaman soğuk ateşe atmak için öncelikle sakladın.
Kimse için orada sığınacak veya duracak yer yoktur. Senin isimlerin mukaddestir
İnsan ve cin kafirlerinin hepsini cehenneme doldurmaya yemin etmişsin. Ve cehennemde düşmanlarını tutmaktasın.
İlk önce şükrünün büyüklüğünü anlattım. Nimet ve ikram yoluyla.
Acaba iman eden etmeyen gibi midir? Hayır elbette beraber değildirler. ALLAH’ım ve ey seyyidim senin güçlü kaderini istemekteyim.
Ve senin mutlak kazan ve hükmüne muhtacım. Yarattığını zafere ulaştıransın.
Beni bu gece ve bu saatte affet. Her günahı ki işlemiş ve her günaha ki bulaşmışım.
Gizlice yaptığım her çirkin iş, işlediğim ve gizlediğim cahillik. Ya apaçık yapmışım veya gizlemiş açığa vurmuşum.
Buyurduğun günahların yazılması için en iyi yazarlar gerek. Sorumluluk verdiklerin, yaptıklarımı kaybedip saklamaktadır.
Ve onları şahit tuttun uzuvlarımın amellerine. Ve kendinde onların ardında izliyordun beni.
Sen şahitsin, onlara gizli olanı rahmet yoluyla gizledin. Faziletin adına sakladın, gönderdiğin tüm hayırlar-la, yolumu daha fazla iyiliğe yönelt.
ALLAH’ım; ihsanı faziletli ettin veya her iyiliği yaydın ya da sofradaki nimetleri bizlere verdin. ALLAH’ım her günahı bağışlayan ve her hatanın üstünü örtensin.
Ya rabbim, Ya rabbim, Ya rabbim ve seyyidim ve mevlam.
Ey benim yaratıcım, ey o yaratıcı ki davranışlarımı elinde tutan ve zor, çaresiz durumlarımda Alim olan ALLAH’ım.
Ey ALLAH’ım sen benim fakirliğimden ve güçlüklerimden haberdarsın. Ya rabbim, Ya rabbim, Ya rabbim hakkın ve kutsiyetin adına senden dilerim.
Sıfatını ve isminin, temizliğinin büyüklüğü adına, gece ve gündüz seni anmama yardım et.
Senin hizmetinde olayım ki bütün amellerim huzurunda kabul olunsun.
Dua ve amellerimin kabul olması senin için. Ve kulluğum kapında süreklidir.
Ey seyyidim, güvendiğim O ALLAH’tır, şikayetimde ve her halimde O’na koşarım.
Ya rabbim, ya rabbim, ya rabbim organlarımın sana hizmeti için kuvvet ver, el ve ayaklarımla kapına gel-diğimde kuvvet ver.
Yüce makamından korkarken uğrunda sürekli çalışmama yardım et. Huzurunda değişmez olayım.
Ve senin efendiliğinin huzurunda önde saf bağlayanlardan.
Dileyenlerle birlikte hızla geleyim senin yanına ve kapında isteyenlerle beraber olayım.
İhlaslı insanların etrafında sana yakın olayım inanların korktuğu gibi korkayım senden
Mü’minlerle toplanayım etrafına. ALLAHım bana kötülük edene kötülük tuzak hazırlayana tuzak ver.
Huzurunda nasibi güzel olan kullarından kıl beni. Kapına en yakınlardan ve huzuruna en yakın olanlardan kıl beni.
Kimse bu saadete erişemez fazlın, kerimin hürmetine secde etmeyi nasip eyle bana.
Büyüklüğünün hatırına bana lütfet ve rahmetin hürmetine koru beni. Ve dilimi seni anmak için hazır kıl.
Yüreğim dostluğunu kalduramaz. Emirlerine itaat ettğim için benim minnettar et ve hatalarımı affet.
Kısacası günahlarımı affet, Değil mi ki kullarına bu hükmü verdin.
Seni çağırmalarını buyurdun, duaları kabul edeceğine güvence verdin. Ey rabbim senin yönüne yüzümü çevirdim.
Ve senin tarafına uzattım yardım için elimi. İzzetine yemin ederim duamı kabul etmen ve dileklerime ulaş-tırman için beni.
Ve fazlınla ümidimi kesme! Ve beni cinlerden, insanlardan düşmanlarımdan koru.
Ey çabuk razı olan ALLAH, duadan başka yardımcım yoktur affet. Sen her dilediğini yapabilirsin.
Ey ismi her derde derman olan, ey ismi hastaya şifa olan. Yalnız sana kul olmak yeterlidir. Silahı ağlamak ve sermayesi ümid olanlara rahmet et.
Ey nimetleri tamamlayan ey zahmetleri defeden, ey korkanların ışığı, ey öğretmensiz alim….
